Prof. Dr. Kemal Sayar ile Ruhun İnceliği: Bir Varoluş Biçimi Olarak Nezaket
Kısaca
Nezaketi bir görgü kuralı değil, bir yaşam sanatı olarak ele alan Prof. Dr. Kemal Sayar ile ruh sağlığı, incelik ve insan kalabilmek üzerine derin bir söyleşi.

Röportaj: Melek YILDIZ
Günümüz dünyası ne yazık ki her geçen gün biraz daha sertleşiyor; hızın, hırsın ve kabalığın gürültüsü ruhlarımızı yoruyor. İnsan ilişkilerinin mekanikleştiği, "ötekinin" varlığının görmezden gelindiği bu çağda, aslında en çok ihtiyacımız olan şifa; sessiz, gösterişsiz ama derinden gelen bir nezakette.
Nezaketi sadece bir "görgü kuralı" ya da "sosyal bir maske" olarak görmeyip, onu bir yaşam sanatı, bir kalbi terbiye etme biçimi olarak ele alan Prof. Dr. Kemal Sayar ile bu kadim erdemi yeniden hatırlamak üzere bir araya geldik. Şimdi sizi, gürültüyü bir kenara bırakıp kalbin sesine kulak vereceğiniz o zarif söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.
- Hocam, sizi tanıyanlar ve takip eden sevenleriniz, hem yazılarınızda hem de şahsi iletişiminizde derin bir nezaket diline sahip olduğunuzu ifade ediyor. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz ve nezaket sizin için tam olarak ne ifade ediyor?
Gerek dahil olduğum kültürün terbiyesi, gerek mesleki formasyonum vesilesiyle, nezaketin bir tekamül göstergesi olduğuna inanıyorum. Hem kendi davranış ve söylemimde, hem de sosyal hayat içinde başkalarına dair izlenimlerimde bu kanaatim oldukça etkilidir. Mizacım ve edebiyat sevgimin de bu hassasiyete uygun bir zemin oluşturduğunu söyleyebilirim. Nezaket felsefemi Maya Angelou’nun bir sözüyle özetlemek isterim, “Yaşamdaki vazifem salt hayatta kalmak değil, gelişip serpilmektir... Ve (bunu) biraz tutku, biraz rikkat bi parça mizah ve biraz da (özgün ve zarif) bir tarzla eylemek.”
- Peki nezaket öğrenme yoluyla ya da bir çaba ile mi daha çok şekilleniyor yoksa içsel bir akış halinde mi insana bir duruş katıyor? Mesela sizin nezaket duruşunuzun kişisel felsefenizde, bakış açınızda veya aile yaşantınızda kökenleri nelerdir?
Nezaket, cömertlik, itidal, zarafet gibi prososyal bir takım davranış kalıplarında, doğuştan gelen bir takım genetik veya yapısal yatkınlıklardan söz edebiliyoruz; bazı insanların bilişsel kapasiteleri, empati yetenekleri, estetik duyarlılıkları, derin gözlem yetileri çok daha gelişmiştir. Burada belki çocukta dil öncesi dönemin etkilerini de bu yeteneklerin doğuştan gelmesi ile açıklıyor olabiliriz. Nezaket ötekinin aklına ve gelişim imkanlarına duyduğumuz inancı ifade eder, bu nedenle kişide de bu istikamette – zeki ve tekamül halinde- bir mizacın varlığının gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak kesin olan bir şey var ki, nezaket herkes için öğrenilebilir, tekrarlanıp ikinci bir ahlak halinde kazanılabilir bir haslettir. Genetiğin yahut erken dönem aile ilişkilenmesi tarzının dezavantaları, ileri dönemlerde terbiye, tekrarlama ve pekiştirilme ile değiştirilebilir. Ben, her iki etkinin de müdahalesi altında nezakete ilişkin bir duyarlılık geliştirdiğimi düşünüyorum. Ebeveynlerimin, geniş aile halkamın, büyüklerimin yaşam iklimi, nezaket, incelik ve suhuleti yücelten bir üsluba sahipti. Keza çocukluğum ve ilk gençliğimden itibaren gönül verdiğim büyüklerim, okuduğum, hayran olduğum insanlar da bu nevi bir karaktere sahip oldular. Şairlik biraz da bilkuvve metafizik hassasiyeti olan insan olmakla, yeryüzünde şairane mukim olmakla alakalıdır. Bu hassasiyet varlığa, yaşayan ve büyüyen şeylere karşı esirgeme hissini de barındırır. Şairliğimin ve edebiyat sevgimin beni yetiştirdiğine inanıyorum. Mesleğimizin tababet-i ruhiye olması da işin diğer boyutu.
- İnsan ruh sağlığı ile uzun yıllardır ilgilenen, bu alanda birçok akademik çalışma ve kitapları bulunan bir psikiyatrist olarak sizce nezaket insanın iyi olma halini etkiliyor mu? Nezaketin ruh sağlığı ile nasıl bir ilişkisi var?
Nezaket öyle bir lisandır ki, onu sağır da duyar, öyle bir güzelliktir ki gözsüz de görür. Hayatın çemberinden geçmiş tecrübeli bir yaşlı kadar, çocukluğa henüz adım atmış biri de aynı incelikte hisseder. Toplumsal bir normu ihlal etmenin belki yalnızca tek bir şekli mevcuttur, ama kalp, hoyratlığın en görünmez olanını, en dile getirilemeyenini bile hisseder. Çünkü nezaket, Konfüçyus’a atfedilen “Büyük ve üstün insan naziktir fakat yaltaklanmaz, küçük insan yaltaklanır fakat nazik değildir.” sözü cihetince, bir şeyi yapmaktan ziyade, o şeyi belirli bir tarzda; incelik, içtenlik ve güzellikle yapmaya müteallik bir haslet. Nezaket, kırılmış insan gönlünü sağaltan bir ecza olmakla kalmaz, sahibini serapa yücelik, görkem ve güzellikle donatır. O sebeple hiçbir tesir göstermeden akim kalması mümkün değil.
Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Kibarlığın nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, bir tebessüm de nezakettir, hal hatır sormak nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir işçiye bir emekçiye “kolay gelsin günün iyi geçsin” demek bir nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.
- Günümüz toplumunda hız, rekabet, toksik dil, sanal ortamlarda kaba yorumlar, yüz yüze nezaketimizi de etkiliyor ve giderek nezaketin değeri düşüyor gibi görülüyor. Sizce toplumumuzda nezaketin yeri ve değeri ne durumdadır? Ve yeniden değer kazandırmak mümkün müdür?
Hoyratlık, nobranlık yabancı olandan ziyade kendi yaşam çevremizde tehdit ediyor bizi. İnsan, her alanda piyasada işlem gören bir ‘varlık’ artık, yalnızca kamusalın veya çalışma hayatının çarkında değil. Kıymet biçiliyor, etiketlendiriliyor ve kullanım talimatları o etiketlendirmeye göre takip ediliyor. Nezaket gösterilmesi gereken insanlar olduğu gibi, herhangi bir incelikli alakaya layık bulunmayan yığınlar da var. Ama ironiktir, sosyal medyadaki nobranlık en görünürü olsa da, en uzak yitiğimiz, yakınlarımızın dikkati ve nezaketi. Nezaket, yüz yüze geldiğimiz, menfaat- fayda ilişkisine girdiğimiz yabancılara karşı bir perdelemeye dönüşüyor giderek.
Türümüzü devam ettiren empati, diğerkamlık, dayanışma gibi baskın niteliklerimizi etkin şekilde kullanabilirsek, bu çağın çıkışında da alnımızın akıyla insan kalmış olacağız. Etkin diğerkamlık bir başkası için bütün imkânlarını seferber etmektir. Yalnızca kendi coğrafyamızda değil, tüm dünya üzerinde insanlığın ortak değerlerini taşıyan insanlarla işbirliği yapabilirsek, insanın düşmesine izin vermeyebiliriz.
Dünyanın ve Türkiye’nin nezakete ve iyiliğe ihtiyacı var. Hepimiz içimizdeki iyiyi ortaya çıkarmak zorundayız. Bir insan daha nazik daha iyi olabilir, insanlara sıkıntı yerine rahatlık verebilir. İçimizde o bekleyen insanı ortaya çıkarmalıyız. Dünyanın kötülüğün kol gezdiği tohumlarını her yere saçtığı şu aşamasında daha iyi insanlar olmaya mecburuz başka çaremiz yok.
Nezaket, cangıllardan, çöllerden, mağaralardan kendini çekip çıkaran insanın, başka bir insanla bir arada yaşayabilmesinin, medenileşebilmesinin en selim yoludur. Marazi olan bir diğer tarzın – tahakkümün- yerine nezaket ikame edilebildiği nispette, insanın boyu kendi değerine yetişebilir. Modernizmle beraber, hümanizmin aydınlanması altında, tahakküm ilişkisinin önünü almak için normatif bir tasavvura bel bağlanabileceği düşünüldü. Bu, bir dereceye kadar kaosu engelleyen ve mekanik bir organizma olarak toplumun işleyişini idame ettiren bir çözüm. Ancak insan, kendisine kanun zoruyla tahammül gösterilen bir canlı olmaktan gönenmez, insan ruhu kolay örselenen bir şeydir. Üstelik kuralların caydırıcılığı da, uygulanması da yeterli gelmeyebilir, mümkün her boşluğu ve her çatlağı ancak insanı insana emanet ederek doldurabiliriz.
- Hepimiz yaşam içerisinde farklı farklı insanlarla karşılaşıyor, ilişki kuruyor, arkadaşlık ediyor ve bazen de iş dolayısıyla bazı ortamlarda bulunmak mecburiyeti ile bir araya geliyoruz. Bizler ne kadar nezaketi bir değer olarak görsek ve bunun için gayret etsek de nezaketsizlikle çok sık karşılaşmak, sürekli buna maruz kalmak ruh sağlığımız üzerinde ne tür etkiler bırakır?
Kibar bir davranış yahut tam tersi kaba, nobran bir muamele bizim o günümüzü mamur eder ya da berbat ediyor. Hoyratlığa maruz kalınca canımız yanıyor, insan yerine konulmamış, değer verilmemiş hissediyoruz kendimizi. Veya hiç ümit etmediğiniz bir anda bir insan size hâl hatır soruyor, hiç tanımadığınız bir insan size bir iyilikte bulunuyor, bir müşkülatınızı görüp o an sızınızı dindiriyor, hiçbir mecburiyeti olamaması rağmen oturup size bir sıkıntılı anınızda yardımcı oluyor. Bu da gününüzü aydınlatıyor. Nezaket ve incelik olmasa hayatı yaşayamayız. Bu hayat hepimize ağır gelir. Hep hoyrat insanlarla birlikte kaldığımız takdirde bir süre sonra biz de hayatta kalmak için hoyrat olmayı bir strateji olarak benimseyebiliriz. Bu yüzden olumlu olanı büyütmemiz gerekiyor, bunu bizim başlatmamız gerekiyor. Neden olumsuz ve kerih olanı büyütmek için bir taş da biz koyalım? Peygamber efendimizin “Selam vermek sünnet, selam almak farzdır.” hadisi, nezaketi yaygınlaştırmak için bir başlama noktası olabilir bizim için.
Nezaket, insanlığa karşı sevgimiz, merhametimiz ve derin, şefkatli kavrayışımızdan neşet eder. “Keder’, ‘sevgi’nin eli dışında hangi el değse kanayan bir yaradır; ‘sevgi’nin eli değdiğinde bile kanar ama ıstırap vermez.” sözünde Oscar Wilde, insanın onulmaz kederi karşısında ona gösterilecek inceliğin, ona nasıl soluk aldıracağını gösteriyor. Yalnızca başı dertteyken, belirli bir acının, hüsranın, kaybedişin pençesiyken değil, genel olarak, insanlık kederi karşısında bir işleyiş üslubudur nezaket. Camus da “İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm” dediğinde çok benzer bir ihtimamdan bahsediyordu.
Her ne zaviyeden bakarsak bakalım, nezaket toplumsal bir erdemdir. Tıpkı adalet gibi o da üçüncü kişilerin mevcudiyetini gereksinir. Bu sebeple, eksikliği durumunda kişisel bir ahlaki yozlaşmadan manada toplumsal ilişkilerin ifsadına neden olur. Hepimiz mustaribiz, bu durumdan. Alev Alatlı’nın verdiği isimle bir ‘paçozlaşma’ var insan ilişkilerimizde. Ötekini çok fazla nazar-ı itibare almama, “önce ben” deme hastalığı sokakta her yere sirayet etmiş halde. “Önce ben” demekle “önce can” demekle kalmıyor hoyrat insanlar, hiçbir zaman, sonrasında bile “canan” diyemiyorlar.
Günlük ilişkilerde, insanların birbirleriyle ilişki kurma biçiminde, birbirleriyle konuşma biçiminde, anne babayla çocuk arasında, akranlar arasında, öğretmenle öğrenci arasında, aklımıza gelen her vasatta müşahade ediyoruz bu hoyratlaşmayı.
- Sizi uzun yıllardır okuyan takip eden biri olarak, nezaket kavramının sizin hayatınızda bir davranış biçiminden çok hayata bakış açınızı da şekillendiren temel bir mihenk taşı olduğunu görüyorum. Ancak nezaketli olmanın bazı durumlarda insanın kendi sınırlarını da zorlayan, hatta fedakârlık gerektirende bir yanı var gibi. Siz bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Nezaket, bilincin azami derecede eşlik ettiği bir haslettir. Hem muhatabımıza dair hem de kendi yüreğimize dair bir dikkat bu. İnsan gönlü hakiki manada beytullahtır, Mevlana “Kâbe bünyâd-ı Halîl-i âzerest/ Dîl nazargâh-ı celîl-i ekberest” diyor, Kabe, Azer oğlu İbrahim’in binasıdır, gönül ise yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu yüzden insanın sırça gönlünde yürüyen bir çatlağa yol açmaktan imtina etmeye gayret ederim elimden geldiğince, kendime şahitlik ettiğimce. Zamanımızın büyük bir ruhu, Simone Weil, “Gurur bir sertleşmedir. Gururlu olanda lütuf sözcüğü iki anlamında da eksiktir. Dikkat, en yüksek derecesinde, duayla aynı şeydir iman ve aşkı gerektirir.” diye yazmıştı. Nezaket ve dikkatten maksat lütuftur, muhatabımıza lütfun -ki Allah’a aittir- bizim vesilemizle iletilmesi kadar, bizim de onun lütfuna mazhariyet kazanmamız içindir. Bazen de bu lütuf, nobran, kibirli, cehaletiyle gönenen insanlara karşı nezaketin bir zırha dönüşmesi ile gerçekleşir. Peygamberimiz, “Kibirliye karşı kibir sadakadır” diye buyurmuştu nitekim. Oscar Wilde’ın anlamlı bulduğum bir sözü vardır, “Bir beyefendi, kasdî olmaksızın, asla kimsenin duygularını incitmeyen kişidir.” diyor. An gelir bazı insanları yine zarafetle yaralamak onlara bir lütuf göstermektir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır.
- Sizin de şiirlerinizde sıkça değindiğiniz gibi, nezaket ve güzellik, insan ruhunun temel gıdalarındandır. İstanbul gibi büyük ve kalabalık şehirler insan ruhunda bir “nezaket yorgunluğu” yaratabiliyorken, biz Pdr uzmanları ve aileler olarak hangi temel iletişim nezaketini çocuklara ve gençlere aşılamalıyız? Toplum olarak kaybettiğimiz en önemli nezaket biçimi sizce nedir?
Hepimiz yetiştirecek çok önemli işlerimiz olduğunu düşündüğümüzde çok koşturmaca içinde olduğumuzda, “önce ben” diye düşündüğümüzde, “benim ihtiyaçlarım herkesinkinden önce geliyor” diye düşündüğümüzde çevremizde yardıma ihtiyaç duyan insanların ihtiyaçlarını görmezden gelip, göz ardı edebiliyoruz.
Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik. Nezaket bu yönüyle de bir sosyal tutkaldır. Birisinin benim için ihtimam gösterdiğini bilirsem o toplumda yaşamak bana huzur verir, emniyet verir. Saflarımızı sıklaştırır. İnsanına minnet ve şükran hissettiğimiz zamanlarda bir topluma daha çok bağlanırız. Birbirimize ne kadar çok nezaket gösterirsek hayatı daha çok sever ve o toplumu daha şevkle inşa ederiz.
Hiçbir iyilik, hiçbir nazik davranış yoktur ki kanatlanarak başka insanlara değmesin, bize bir bumerang olarak geri gelmesin.
- Hocam, Saadettin Ökten hocamız ile yaptığınız sohbetler çok beğeniliyor. Kendisi nezaketin, zarafetin ve "İstanbul Beyefendiliği" geleneğinin yaşayan bir örneği olarak kabul ediliyor. Saadettin hocamız ile yaptığınız nezaketli sohbetlerde, size kendi duruşunuzla ilgili dönüp baktıran bir an veya bir öğreti oldu mu?
Hocamız anlattığı güzel şeyler, ondan sadır olan hikmetli sözler için kendi benliğini daima geri çeker. ‘Biz büyüklerimizden böyle gördük, böyle işittik’ der. Hocamızın bu kendi nefsini daima geride tutma hali, beni hep etkilemiştir.
- Sizin gözlemlerinizle, Saadettin hocanın duruşunu ve iletişimini bu kadar "nezaketle mühürlü" kılan nedir? Sizce bir insanın sözünün tesir gücü ile o insanın nezaketi arasında doğrudan bir ilişki var mı? Yani, bir fikrin ciddiye alınması için, öncelikle nezaketle sunulması mı gerekir?
Eskiler “Üslûb-û beyan aynıyla insan” derler malum. Saadettin Hocam da mahza bir beyefendidir. Geçtiğimiz asırda böyle insanlarla mülaki olmak, muarefe ve muhabbet bahtiyarlığına erişmek daha mümkündü. Giderek aramızdan çekiliyor böyle insanlar. Hem yaşları itibarıyle, hem de ardından yetiştirdikleri böyle müstesna kişiliklerin sosyal medyada görünürlüklerinin olmaması nedeniyle. Ortalık kürsü ve ekran vaizlerine kaldı. Artık herkes sosyal medyada göründüğü kadarıyla var maalesef, bizleri terbiye eden eski sohbet halkaları bir yerlerde mevcutsa da tenhalaştı veya ikbalperestlerin tasallutuna maruz kaldı. Yahya Kemal, Süleyman Nazif’in bir mısraını tamamlayarak İbn’ül Emin Mahmud Kemal’e ithafla “Hezâr gıpta o devr-i kadîm efendisine/ Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine” demişti. İşin aslı İbn’ül Emin zamanının sivri diliyle tanınan güzide şahsiyetlerinden olmasına rağmen onun nezaketi bir soyluluk alameti taşırdı efkarı umumiye nezdinde. Saadettin Hocamın nezaketi ise daha mutedil ve inşa edici karakteriyle harmanlanmış. Yıkmak için değil, doğrultmak için, yeşertmek için serdediyor lisanı. Üslubunun incelmişliği, müktesebatı ve lugati kadar, taşıdığı bu iyicil niyet sebebiyle de sözünün tesiri geniş halkalara ulaşabiliyor kanaatimce. Bir de bu tür mutena insanlara hasret kalmış günümüz gençliğinin aydınlık teveccühüyle; Tarkovsky’nin Nostalgia filminin bir sahnesinde bir meczubun sözleri çok manidardır, “Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış. Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz… Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.” diyordu. Saadettin Hocam bu büyük rüyayı terennüm ediyor kulaklarımıza incelikle.
- Son olarak hocam, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında çalışanlara, öğrencilere ve ailelere, nezaketin gücü, değeri ve önemi üzerine söylemek istediğiniz bir kapanış mesajınız var mı?
Nezaket, kibarlık ve insanlara incelikli davranma okul eğitiminin ve müfredatın ödüllendirilen bir parçası olmalıdır, bu şekilde nezaket kadar cesaret de teşvik edilebilir. Çünkü nezaketi 'zayıfların güçlüleri yönlendirmek için tek silahı' veya 'güçsüzlerin erdemi' sayanlar var. Nezaket zayıflık değil, muhatabımızın incinebilir olduğunu kabullenerek, ona özenle davranmaktır. Olmamış taraflarımızı dizginlemeyi, yani pazu değil gönül kuvvetini gereksinir. Alvarlı Efe Hazretlerinin muazzam bir söyleyişiyle - ve tamamının okunması öğüdüyle- yapmak isterim kapanışı, “Hazer kıl kırma kalbin kimsenin, canını incitme/ Esir-i gurbet-i nalan olan insanı incitme… Felekde hasılı insan isen bir canı incitme/ Günahkar olma fahr-i alem-i zi-şanı incitme”.
Melek YILDIZ
Uzm. Psk. Danışman
Desteğe ihtiyaç duyduğunuzda buradayız.
Online veya yüz yüze görüşme için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Online Randevu